AKÜN AKADEMİSYENLERİNDEN ANALİZ SERİSİ

COVID-19’a EKONOMİK BAKIŞ
 
Yrd.Doç.Dr.Ali TATAR
 
2019 yılı Aralık ayının ortalarında Çin’in Wuhan eyaletinde ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılan ve bu yazının kaleme alındığı Nisan başı itibariyle Avrupa kıtasında tepe noktasına ulaşan ve ABD ile diğer bazı dünya ülkelerinde etkisini arttırmaya devam eden COVID-19 adlı virüsün insanlık tarihini yeniden yazacağını söylemek herhalde abartı olmayacaktır. Bu bağlamda virüsün sosyal, ekonomik, bilimsel ve kültürel alanlarda iz bırakacağı üzerinde birçok insan hemfikirdir. İnsanlık tarihi, ikinci dünya savaşından sonra soğuk savaş olarak literatüre geçen ve geçen yüzyılın sonunda sosyalist ekonomik sistemin, kapitalizm karşısında yenilgiye uğradığı döneme tanıklık yapmıştı. Acaba COVID-19’un ardından kapitalizmin egemenliğinin sona erdiği yeni bir ekonomik düzenle mi tanışacağız? Bu sorunun cevabını vermek kolay değil elbette. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda insanlık olarak yaşadığımız olumsuzlukların egemen ekonomik düzenin değişmesi gerektiğini her fırsatta bize tekrar hatırlattığı da bir gerçek. Egemen ekonomik düzenin elbette insanlığın hayatını kolaylaştıran hatta yaşam süresini uzatan bilimsel gelişmelerin önünü açtığına da şüphe bulunmamaktadır. Bununla birlikte bu olumlu gelişmeler karşılığında ödediğimiz bedel nedir? Üzerinde yaşadığımız ve egemen ekonomik düzen dahilinde tükettiğimiz kaynaklar sınırsız mıdır? Ekosistem ve türlerin çeşitliliğini gözetmeden tüketmeye devam etmek sürdürülebilir mi? Mevcut ekosistem 7,5 milyara ulaşmış ve 2050’li yıllarda 10 milyara ulaşması beklenen insan nüfusunu kaldırabilecek midir? Galiba COVID-19 ile yaşamış olduğumuz sağlık krizi insanlığa oturup yeniden düşünmesi için bir ışık yakmıştır.
 
Bilim insanları tarafından küresel ısınmanın her geçen on yılda ciddi derecede artmaya devam ettiği, kutuplardaki buzulların erimesine neden olduğu ve bu olumsuzluğun domino taşı gibi insanoğlunun kurduğu tüm sosyal üst yapıları tehdit edeceği sıklıkla söylenmektedir. Üzerinde yaşadığımız küredeki temel ihtiyaçlarımızı yeniden tanımlamanın zamanı gelmiştir. Basit bir şekilde bunlar temiz hava, içilebilir su kaynakları ve topraktır. Bu kaynaklar içinde bulunduğumuz çağda egemen ekonomik düzenin en çok tehdit ettiği değerlerimizdir. Kapitalizm ekonomik büyüme odaklı olarak uygulanan bir ekonomik sistemdir. Gücünü ekonomik büyümeden almaktadır. Ekonomik büyüme ise kabaca üretilen ve tüketilen mal ve hizmetlerin miktarının her yıl artması anlamına gelmektedir. Kapitalizmin en büyük kabusu ekonomik büyümenin sekteye uğramasıdır. Ekonomik resesyon olarak bilinen duruma ilişkin sinyaller alındığında başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm ülkelerin merkez bankaları paranın musluklarını açarlar. Bunun gerekçesi üretim ve tüketimi canlandırmaktır. Peki ekonomik büyümenin bir sonu var mıdır? Yani küremiz hangi noktaya kadar ekonomik büyümeye cevap verebilir?
 
Yüzyıllar içinde ekosistemi görmezden gelerek günümüze kadar gelebildik. İnsanoğlunun geleceği diğer canlı türlerinin geleceğinden bağımsız değildir. Ekosistem dahilinde diğer canlıların yaşama alanlarının daraltılması insanoğluna yeni alanlar açmaz. İnsanlığı daha ileri seviyeye götürmez. Aksine her geçen yıl daha da açık bir şekilde şahit olduğumuz gibi bu insanlığın da sonu olabilir.
 
Daha fazla felaket yaşamamak adına insanoğlunun içinde bulunduğumuz çağda eski alışkanlıklarını terk edip, yeni bir anlayışla yoluna devam etmesi zorunludur. Ekosisteme dahil tüm canlıların yaşam alanlarını koruyacak tarzda yeni bir egemen ekonomik sisteme geçmenin zamanı gelmiş hatta geçmektedir. Zira üzerinde bulunduğumuz kürenin sınırları ve büyüklüğü bellidir. Henüz başka bir gezegenden kaynak temin etme aşamasına da gelmediğimize göre elimizdekinin kıymetini bilmemiz gerekmektedir. Bunu ancak ve ancak ekosisteme hükmeden insanoğlu başarabilir. Bunu da ancak yeni bir ekonomik sistem inşa ederek yapabilir.